11 Mart 2016 Cuma

Annesiz anne olmak!


Ayy, hayat ne güzel!
Ücretsiz iznimin, ev hanımlığımın en güzel demlerindeyim. E son aylar malum. Bi daha çocuk da doğurmayacağıma göre! Yani büyük konuşmuş olmak istemem ama iki çocuk yeter gibime geliyor. Yahu tek başıma doğurup büyütüyorum ben bunları A'dan Z'ye. Naz kazık kadar oldu, iki saat birine bırakmışlığım yok. Yada ağzına bi kaşık çorba sokanım. Melek' i doğurdum, onda da öyle. Yedi aylık oldu sıpa. Çok seviyorum onu. İkinci bahar gibi bişey o, çok tatlı. Özlüyor insan küçük bebek sevmeleri falan herhalde İlk dişi, kakası, yaptı yapamadı, uyku düzeni, noluyo bööle falan derken, kahrolası gazdan çekmediğim dertler, çile kalmamışken....büyüdü gitti işte. 
Dolayısıyla benim bakıp büyüttüğüm çocuk sayısını iki ile çarpabiliriz. Sezaryen doğurup iki gün yatmışlığım yok benim be! Üçüncü günümde kaynanamın "bulgur pilavı iki dakkada olur, yapıver bari!" demişliği var ayol, benim de yapmışlığım... Onuncu günümde üstüme çemkirmeleri, ağızlarına ne gelirse falan...Evi terketme pozları. La, lohusa la bu kadın, azcık saygı. O doğumdayken evini su basmış bu kadının, dokuz aylık karnı burnunda haliyle yaptığı ettiği herşey ziyan olmuş, yalan olmuş, durur durur ağlar bu kadın su baskını evine eşyalarına baktıkça, bunu da mı görmezsiniz, yanar içi...
Babasıyla kavga etmiş aynı gün, aniden girdiği doğumdan haberdar edilmedi diye trip atmakta kendisi çuvalla. Karısı desen ayrı bi kategori...Gelmemişler bile doğuma, ilkinde de aynı şeyi yapmış olmasına rağmen babası yine yapmış yapacağını....
Bu kız narin, bu kız kırılgan şu an, yapmayın bari, şimdi, şu zaman yapmayın...Sonra akıtın zehrinizi. Yok mu onun da içinde biriktirdikleri, yığınla sitemi yok mu sanıyorsunuz. Ama şu an yeri değil işte, sonra...
Melek' in doğumuyla birlikte öyle çok yerden kırdılar ki beni, asla onarılamayacak açılan yaralar...Asla unutulmayacak... Arkamda bırakıyorum ben yalnızca, unutmuş gibi yapıyorum, ama bende bıraktığı izleri unutmam mümkün değil. Hayat akıp giderken, eşimin ailesidir, babamdır diyorum ve yoluma devam ediyorum. Öyle olmasa, bu her aklıma gelişinde gözlerim dolar, aynı acıyı tekrar takrar yaşar, aynı duyguların bir kez daha esiri olur muydum? 
Boğazıma kocaman bir yumru yerleşiyor böyle olunca...
Rabbim, tek dileğim, kızlarıma aynı acıları asla yaşatma, onları koru ve esirge tüm kötülüklerden ve kötü insanlardan. Yanlarında olabilmem için bana güç, kuvvet ve sağlık ver. Annesiz anne olmalarını istemiyorum. Çünkü ne kadar zor olduğunu yaşamayan bilmiyor. 
Ne yazının başlığıydı bu, ne de yazmak istediklerimin kırkta biri...Nasıl oldu, nerden geldiyse konu kalktı buralara geldi...Ne kadar mutluydum oysa, sabah kahvemi içmiş, kızımın doğum günü için uygun Elsa kıyafeti bulmuş, Meleğimi uyutmuş, ev hanımı modunda, sakin, dingin falan....

27 Ağustos 2014 Çarşamba

Milat...


Kısmet bugüneymiş...
İki yıldan fazla bir süredir orda öylece duruyordu bu cümle: "blog yazmaya başlayın!"
Hiç aklıma düşmedi değil ama çoğu zaman önemsemedim onu, küçük gördüm, çoğu zaman görmedim bile...
Bu sabah ise evimde ağırladığım misafirlerim çook yoğuna itti beni. Kahretti, nefret ettirdi bi kez daha..."Nedennn???" sorularımı şaha kaldırdı ve de...
Anne kız ve hatta torun, birbirlerini öpe koklaya ...Yahu daha dün birlikteydiniz noluyo böyle üç yıldır ayrıymış gibi...
Kalbim kırıldı sanki, gözlerim yaşlarla dolmak istedi, nefes alışım değişti, boğazıma bişeyler oturdu yine ve ben hepsini savuşturdum bir anda. Zamanı değildi. Sonrasında da tüm gün yakamı bırakmadı o ağır ağdalı vaziyet...Sıkıcı, berbat, huzursuz, mutsuz ve zavallı bi gün kaldı bana da...
Dünya bu, ölüm var, herşeyin bir hayrı var falan tamam da, ne olacak bu annesizlik hali...Öğrendim, anladım, seni kimse annen kadar sevemez, en fazla şefkat onda vardır. Kimsenin dizine yatamazsın onunki gibi...Kimsenin eli değildir onunki kadar sıcak...Ve kimsenin yanında dünyada yalnızca sen varmışsın ve en mükemmeli senmişsin gibi hissetmezsin, hissedemezsin, başkadır annenin tadı, kokusu, sarılması, sarması, sevmesi...Ararsın onu, çooook ararsın...Bulamazsın...
O şefkattir belki de en fazla aradığın...
Fazlaca bi şımarma isteği belki de...
Her gittiğinde koşulsuzca kabul edilmek, ve bunu bilmek...
Çocukluğumun geçtiği eve yıllar sonra, evlendikten sonra gitmek, o eşyalara dokunmak, odana göz atmak falan yazıyodu geçen okuduğum bi kitapta...Durdum şöyle bi...Bilmediğim bi duyguydu bu benim. Sadece babamın evine gittiğimde karşılaştığım, annemin evinden getirilmiş bi kaç parça eşyayla karşılaşmışlığım var benim. Onda da her seferinde aynı cümleler geçer içimden..." Bunlar bizimdi be kadın, şimdi sen mi kullanıyosun, sahiplenmişsin bakıyorum da"
Hep aynı...
Babamın eşi diye tanıştırmalarımın da vardır ardında bi mana, henüz adını tam koyamadığım.
Annemin babamla, babamın annemle ilişiği bitmişti yıllar önce, kıskandığımdan değil yani. Ama zamanında annemin yaşayamadığı onca şeyi şimdi senin bi eli yağda, diğeri balda yaşaman çok mu koyuyor acaba bana???
16 yaşında sahip olduğum, olunca da pek bi işe yaramayan bisikletim mi bağırıyor acaba arkamdan...Tüm çocukluğum boyunca hayalini kurdum; kazık kadar olup, artık genç kız ciddiyetine girdiğim yıllarda alındı ilk bisikletim...Ne anlamı kaldı, yada ne kadar işe yaradı, mutlu etti beni...Hep yalan dolan, hep faso fiso...
Çook bağıran var ardımda çocukluğumdan kalan, çook ağlayışı var annemin yaşanmamışlıklarına, azla yetinme, azıcığına bile razı olma halleri içinde...